Fozdemir Blog
Anasayfa > Dilime Düşenler > İstanbul’un cılkı çıkıyor

İstanbul’un cılkı çıkıyor

İstanbul’daki çok ulusluluk oranı da artınca, kültür çakışmaları yaşanıyor, şehir artık yavaş yavaş yaşanılması imkansız hale geliyor.

closeBu yazı 3 yıl 2 ay 22 gün önce yayınlanmış olduğundan güncelliğini yitirmiş veya içeriğindeki bilgilerin geçerliliği kaybolmuş olabilir. Eğer yanlışlık olduğunu düşünüyorsanız lütfen bana ulaşın!

Blogumda bu zamana kadar İstanbul’u övmüştüm, uzun bir süre öve öve de bitirememiştim. Ki hala gözbebeğim aslında. Fakat artık yavaş yavaş yaşanılması imkansız bir şehir haline geliyor.

Kağıt üzerinde 14 Milyon olan İstanbul, kayıt dışı ve turist nüfusuyla birlikte eminim ki 20 Milyonu bile zorluyor. İstatistiksel olarak bakıldığında İstanbul dünyadaki 127 ülkeden daha fazla nüfusa sahip.

Bunun üzerine şehirdeki çok ulusluluk oranı da artınca, kültür çakışmaları meydana geliyor. İstanbul hem Asya’nın, hem de Avrupa’nın bir gün mutlaka gelmek istediği metropol bir şehir. Gelip gitseler kafi, ama özellikle Asyalı nüfus, İstanbul’daki turistik ziyaretlerinin ardından İstanbul’a yerleşmenin yollarını arıyor. O yetmiyormuş gibi bir de yanıbaşımızdaki savaştan kaçan Suriyeli ve Iraklı mülteciler İstanbul’a akın ediyor. Şuan sokağa çıktığınızda Türk vatandaşından farklı her etnik kökeni görmeniz mümkün. Artık bazen kendimi ortadoğudaki bir ülkede hissetmiyor değilim.

KÜLTÜR KARMAŞASI

İstanbul’da müthiş bir kültür karmaşası yaşanıyor. Biz Türkler “Temizlik imandandır” ilkesini genel olarak içimize sindirmiş bir milletiz. Eskiden İstanbul bu yüzden daha temizdi. Farklı kültürlerin entegre olmasıyla birlikte ortaya birçok sorun çıkmaya başladı. Belediyelerin temizlik çalışmaları artık yetersiz kalıyor, çünkü İstanbul’u hor kullanan bir topluluk var. Eline ne geçerse yere fırlatan, tüküren bir nufüs var. Bizim gözümüzden bile sakındığımız İstanbul’un yeni kaçak sahipleri, ona bizim gibi bakamıyor. Kendi kültürlerinde nasıl yetiştilerse, burayı da öyle zannetmeye başladılar.

Sokağa çıktığımda, özellikle Fatih ilçesini gezdiğimde artık İstanbul’dan nefret etmeye başladım. Bilmeyenler için söylemekte fayda var: Fatih ilçesi o kadar uhrevi bir yerdir ki; Fatih Sultan Mehmet’in, Mimar Sinan’ın kabrinden tutun da bütün evliyaların türbelerine kadar; bunun yanında İstanbul’un simgesel camilerinin yer aldığı; Osmanlı kültürünün izlerinin hala yaşatıldığı, tarif edilemez eşsiz bir semt…

Fakat bu ilçe artık çığrığından çıktı. Özellikle Eminönü, İstanbul’u rezil eden bir mekan haline geldi. İskele tarafındaki ağır çöp kokusundan, pislikten geçilmeyen Galata Köprüsü alt geçitlerine kadar; artık her noktası mikrop yuvası… Hergün milyonlarca insan Eminönü’nden geçiyor. Ailesiyle vakit geçiriyor. Daha doğrusu benim vatandaşım işinde gücünde çalışıyor; elin yabancısı gelip benim güzel Eminönü’mün içine ediyor. Üstelik doğduğum yer olmasından dolayı, Eminönü’nün şuanki hali beni kahrediyor.

Bir diğer içler acısı bölge de Aksaray. Dilencilerden tutun da, Suriyeliyiz biz yardıma ihtiyacımız var diyerek insanların duygularını sömüren öz çingenelere kadar… Hergün her türlü fuhuşun döndüğü otellerin bulunduğu bir diğer nefret edilesi yerdir Aksaray.

Sen tut bu bölgeyi (Yenikapı’yı) İstanbul’un yeni toplu ulaşım aktarma merkezi ilan et. Olacak şey mi bu ya? Gece Yenikapı’dan Yusufpaşa istasyonuna yürürken kimin saldırısına uğrayacağız diye merakla geçiyoruz o bölgeden. Zaten çok geçmeden biri omuz atarak, “Gençler mal ya da karı lazım mı?” sorusunu yöneltiyor. Tepki vermeyince de arkandan elli lafı yapıştırıyorlar. Düşünsenize Marmaray’dan inerek birçok yere aktarma yapabileceğiniz yeni ulaşım merkezimiz burası! Eşli, çocuklu…

TOPLU TAŞIMA YETERSİZ

Madem konuya Yenikapı’dan girdik, bari toplu ulaşıma da biraz değineyim. Eskiden gerçekten de toplu taşımaydı. Tramvaylar, metrolar insanlara huzur veriyordu. Mustafa Sandal’ın bu sevincini hatırlıyor olmalısınız :D

Ama şimdi artık toplu taşıma değil. Topluca presslenmiş yolcu aktarımı gibi bişi. Tam uyduramadım, ama kullanan bilir :) Özellikle T1 Bağcılar-Zeytinburnu-Kabataş tramvayı. Yahu bu hat artık zıvanadan çıktı. İstanbul’un en yoğun bölgelerinden iki vagonluk tramvay geçerse olacağı buydu. Üstelik bu hat eskiden sadece Zeytinburnu-Eminönü’ydü, sonra uzatıla uzatıla Zeytinburnu-Kabataş oldu. Fakat İBB buna doymadı. Her yere metro dedi ve kağıt üzerindeki nufüsu 1 Milyon olan Türkiye’nin en kalabalık ilçesi Bağcılar’a tramvayı götürdü. Zeytinburnu-Bağcılar adında nurtopu gibi yeni bir tramvay hattımız daha oldu. O zamanlar her şey güzeldi. Bağcılar’dan Kabataş’a gitmek isteyen biri Zeytinburnu’nda inerek mecburen ekstra ödeme yapıyordu. Bu da potansiyel yolcu sayısını biraz daha düşürüyordu. Çünkü insanlar aktarma parası vermekten çekiniyordu. Sen tut bu hattı birleştir, marifetmiş gibi dünyanın belki de en uzun tramvay hattını oluştur. O küçücük iki vagonda kimler taşınıyor bir bakalım.

1 Milyon nufüsluk Bağcılar ilçesi + 300.000 nüfusluk Güngören ilçesi+ Metrobüs, Metro, Tramvay, Otobüs, Minibüsü içinde barındıran İstanbul’un en büyük aktarma merkezlerinden biri olan Zeytinburnu Metro (Merter) bölgesi + 290.000 nüfusluk Zeytinburnu ilçesi + Gaziosmanpaşa, Sultangazi, Bayrampaşa gibi devasa nüfuslu ilçeleri bağlayan T4 Topkapı – Habibler tramvayının son istasyonu + görünürde 425.000 nüfusluk Fatih ilçesi + az önce bahsettiğim, ulaşımın yeni merkezi Yenikapı + İstanbul’un günde milyonlarca turisti çeken Tarihi Yarımada bölgesi + bir diğer turist mekanı kağıt üzerinde 245.000 nüfusluk Beyoğlu ilçesi + bilen bilir Kabataş/Beşiktaş…

Fazla uzun olmasın diye kısa kestim bu kısmı. Bu liste uzayıp gidiyor. Yani bu tramvay, İstanbul’un herşeyi. Her gün tek yöne 295 sefer yapıyor. Kağıt üzerindeki yolcu sayısı günlük 320.000! Yukarıda saydığım potansiyele göre ne komik bir rakam değil mi? Yersen…

Bu bahsettiğim sadece bi tramvay. Daha İstanbul’un birçok metro hattı var ki metro olmalarına rağmen onlarda da durum aynı. Meşhur metrobüsümüzden bahsetmedim farkındaysanız :D

Tramvay Kusmukİçerde ter kokularının vermiş olduğu peynirli pizza kıvamı paha piçilemez. Üstelik ara sıra etrafa sos fışkırtanlar da oluyor (resimde temsili, bugün çektim). Sonra arkadaki dayıyı sırtınızda hissediyorsunuz. Ve en önemlisi de konuşma kültüründen aciz, özellikle Arap turistler. Yahu ben böyle konuşma görmedim. Ya insan derki toplu ulaşım kullanıyoruz, yabancı bir ülkedeyiz biraz edepli olalım, sessiz konuşalım, millet rahatsız olmasın felan yok. Kıçını yırtana kadar kahkaha atar mı insan? Lan biz yabancı ülkeye gitsek, ayıp olmasın diye sessiz sakin davranırız. Veya bi çekiniriz, ne bileyim…

Bizim ülkeye artık önüne geleni almamamız lazım. Onlar rahat yaşayacak diye kendi hayatımızdan ödün vermeye başladık. Biz sığıntı gibi yaşıyoruz İstanbul’da, asıl kral onlar gibi.

Bu konuda Suriye’deki katliamdan kaçan mültecileri tenzih ediyorum. Aslında üzülüyorum hallerine. Dilenmek zorunda kalıyorlar. Onları Türkiye’ye sokanlar, kolundan tutup hadi girin içeri demiş gibi, akıl veren de olmamış. Ne yapacaklarını şaşırmış, şehirdeki yoğun yaşamdan dolayı kendilerini sığıntı gibi hissediyorlar. O çocukları gördükçe insanın içi sızlıyor. Metroya bindiklerinde kendilerini kötü hissediyorlar. Şahit oldum; yanda mini etekli alımlı bir bayan iş çıkışı kulaklığını takmış müzik dinleyerek evine gidiyordu; hemen yanı başındaki Suriyeli genç kız iç geçirerek onu izliyordu. Üzeri perişan haldeydi. Hatta yırtık bir terlikleydi. Ara sıra bana da bakıyordu. Çünkü ben de aynı durumdaydım. Elimde akıllı telefon, kulağımda müzik… Dünya ne kadar adaletsiz değil mi? Kültür çakışması derken beni yargılamadan önce neyi kastettiğimi anlamışsınızdır umarım.

İstanbul’a vizeli girişler başlasa o kadar mutlu olurum ki anlatamam. Derdim büyük dostlar. Eminim siz de bunların farkındasınız, ama konuşup derdinizi anlatacağınız kimse yok. Neyseki ben sizin adınıza dile getirdim ve internete salıyorum. Nerelere ulaşır artık Allah kerim…

He bu arada o iğrenç görüntü için de özür dilerim; zaten fotoğrafı atar atmaz İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin anında cevabı gecikmedi, işte o da burada.

3 yorum

Yorum bırakın

  • Samimi olalım. Bu şehir gereğinden fazla kalabalık ve kalabalıktı. Bunun gelen mültecilerle bir ilgisi yok. Eminönü gibi bir semtte hiçbir zaman adım atılacak yer olmamıştır. Son belediyecilik çalışmaları ile biraz olsun açık alan bulundu ancak bu İstanbul’un kaderinde olan bir şey. Biraz olsun semtlere ve onların içinde bulunduğu değerlere bakarsanız bunu görebilirsiniz.

    Niteliksel olarak yapılar yerle bir edilirken yerine sırf yapılmak için dikilmiş bina koyma eğilimi sadece son yıllara özgü bir durum değil. Bunun öncesi de var. Yitirdiğimiz onlarca değerli mimari var. Bugün eski İstanbul’un, bugünkü Fatih’in çevresini kaplayan surlara bir göz atın. Bir kısmı harap olmak üzere. Düzeltilmek için neyin beklendiğini de bilmiyorum şahsen.

    Diğer taraftan insan faktörü. Özeleştiri yapmak gerekiyor ama bu biraz ekonomik dengelerle alakalı. Her ekonomik düzeyden insanın gidebileceği belirli yerler var ve bu belirli yerlerin insan kaynadığını rahatlıkla görebilirsiniz. Sorun şehrin yapısının karmakarışık olmasından kaynaklanıyor. Sürekli göç alıyor, göç engellenemiyor. Sorunlar dile getirdiğiniz gibi ve daha fazlası da var ama İstanbul gün geçtikçe değerini kaybediyor. Uluslararası olarak dünyanın başkenti olarak gözüken bir yere maalesef insani olarak da mimari olarak da sahip çıkamıyoruz.

    Yazı için teşekkürler.

  • Her ne kadar Suriye’de yaşananlara üzelsem ve onlara kucak açılması gerektiğini düşünsem de İstanbul kendi vatandaşlarına zor yeten bir şehir olduğunu görmek insanlar için zor olmadı. Ancak bu saatten sonra yapılacak pek fazla bir şey olduğunu sanmıyorum.
    Biz yabancı bir ülkeye gittiğimizde mümkün oldukça utana sıkıla haraket ederken Suriye’lilerin sanki evde ailesinin içerisindeymiş gibi konuşup, kahkalar atmaları insanın sinirlerini bozan bir durum….

  • Sevgili Fatih,
    Oğlum yaşındasın hatta oğlumdan da küçüksün. Ama yazım biçemini -bazı sözcükleri benimsemesem de- beğendim. Biraz daha “de-ki-mi” eklerinin kullanımına dikkat etmeni öneririm. İstanbul benim çocukluğumda sözcüğün tam anlamıyla “harikaydı”. 1997 yılına değin ben de İstanbul’da yaşıyordum, tabi buna yaşamak denirse… Birgün trafikte yanımda eşim de varken o denli bunalmıştım ki, arabadan fırlayıp, trafiği açmaya çalışan polisin üzerine bağıra çağıra yürüdüğümü anımsıyorum. Eşim gözleri korkudan faltaşı gibi açılmış şekilde benim adıma polisten özür diliyormuş, hem de tekrar tekrar, sonradan öğrendim. Polisin tavrı çok anlayışlıydı ve o da anlamıştı ki o an birşey dese adamı öldürecektim…

    O gün karar verdim ve 1997 Mart’ında iş ayarlayıp Antalya’ya yerleştik. Şimdi harika günler geçiriyoruz, oğlum da burada o kadar serbest yetişti ki, daracık evlerde, yeşilden yoksun, boş arsalarda futbol oynama zevkinden yoksun kalmadı.

    Geçenlerde bir vesile ile Istanbul’a gitmek zorunda kaldık, eşimle beraber nasıl kaçacağımızı bilemedik. Günbegün adeta hapishanede çetele tutan tutsaklar gibi gün saydık. Oysa eşim Kalamış’lı bense Modalıyım… Neyse size gerçekten kolaylıklar diliyorum. Size tavsiyem bir an önce kurtulmanız. Selâm ve sevgilerimle…

%d blogcu bunu beğendi: